Eylül, 2004 için Arşiv

Mavi Kokulu Deniz

30 Eylül 2004

dscn0790.jpgTahta iskelenin ucunda bir adam oturmuş, dalgasız mavi kokulu denize bakar olmuş. Deniz tembel, kumsalı bile dövmüyor. Amcam denizde kendini syrediyor, çıplak ayaklarını aşşağı sallandırmış ama deniz uzak fakat sabah suyunun serinliği tabanlarına vuruyormuş.

Denizi uyandırma vakti geldi diye düşünmüş adam. Seslense duymaz ki. Sağına soluna bakınmış ama ne yapacağını bilememiş. Ceplerini karıştırmış belki atacak birşey bulurum demiş. Cebinden bir gazoz kapağı çıkmış. Atmış suya. Comp etmiş kapak ve sağa sola sallana sallana denize gömülmüş. Deniz gıdıklanmış, kıkırdamış sular ama pek etki etmemiş. Gene ceplerini karıştırmış adam. Bu sefer bir tane kalem çıkmış. Atmış kalemi. Kalem başlamış bir resim çizmeye, öten bir horoz çizmiş. O sırada bir martı geçmiş tepelerinden, horoz gibi ötmüş uzun uzun.

Deniz yan dönmüş. Dalgalanmış çarşaf. Adam hah uyanıyor diye düşünmüş. Biraz daha uğraşmalı. Ne yapmalı? Biraz ittirirsem kendine gelir herhalde? Bir yunus sürüsü çıkagelmiş. Atlaya zıplaya geçmişler. Denizin dalgaları çoşmuş kıyıları dövmüşler birazcık, ama yetmemiş.

Adam sen istedin demiş. Dev bir balina çıkmış sudan, sonra gene dalmış, dalarken o koca kuyruğunu patlatıvermiş. Deniz “ohaaaaaaaraaaaaaaaaaaa” diye sıçrayıvermiş, dalgalarını ovuşturmuş, başlamış köpürmeye kumsala vurmaya.

Şimdi oldu demiş iskelenin ucundaki adam. Ayağa kalkmış atlamış denize, yüze yüze uzaklaşmış, köpüklerin arasında kayboluncaya dek iskele bakmış arkasından. Yarın gene gel hocam!

Fırlama Evsizler

29 Eylül 2004

dscn0687.jpg2. Cadde üstünden metro durağına ilerlerken, ufukta yaşlı sakallı bir evsiz gözüktü. Bir eliyle kendisinden büyük bir orgu çalarken bir eliye önünden geçenlere bozuk para bardağını uzatıyor. Yaklaşırken çalmadığını, orgu otomtaitk vitese bağladığını farkediyoruz. Elleriyle de tuşların üstünde gezermiş gibi yapıyor. Vay hayvan vay.

Ondan daha hayvanı, dördüncü sokak durağında yavru bir kediyle yaşayan sakallı. Her geçen dişi, kediyi görünce ayyy ne şekeeeeeeeeeeeeer deyip para atıyor. Atılan her para her gün yeni bir kedi öldürüyor, duygu sömürüsü uğruna katlediliyor, ne şekeeeeeeeer diyen insancıkların sahte duygu şovuna kurban gidiyor. Pööööööööh.

Kamıştan flüt yapan gözlüklü evet evet evet….

28 Eylül 2004

“A..A.. Afedersiniz”. Solumdan gelen sese doğru döndüm. Kel – benden daha kel – toparlak bir kafadan pörtlerimsi, yuvarlak çerçeveli gözlküklerden dışarı bana doğru çekingen ifadeli iki gözle göz göze geldim. Sakin sakin sordum: “Buyur?”. Aynı çekingen tonda ama hafif üzgün “Burda eee… birkaç tane flüt vardı, onlar hala duruyor mu acaba?”. “Flüt?” “Evet evet evet Flüt, dört tane vardı yanlış hatırlamıyorsam.” Küpe dükkanında füt ne arar lan hıyar? demek var, ama öyle yolun ortasindaki bir dükkanda geceye akan saalerde flüt arayan bir adama her zaman denk gelinmez, eşeleyeyim.

- Pardon ne zaman gördünüz bu flütleri?
- Sanırım Nisan gibi bu vitrinde duruyorlardı.
- Emin misiniz? Ben öyle birşey hatırlamıyorum.
- Yok yok eminim, flüt vardı. (elleriyle boyunu göstererek) Bu boydaydılar.
- Nisan’dan beri burda çalışıyorum ama ben böyle birşey hatırlamıyorum. Belki arkadadırlar?
- Yok yok burdaydı.
- (Yanımdakine dirsek atıyorum) Olm bu herif flüt mlüt diyo. Var mı böyle bişi?
- Haa vardı ya, aylar nce dört tane patron süs diye koymuştu, satıldı onlar.
- (gözlüklüye dönüyorum) Malesef satılmış, ama sizin dediğiniz baya önceden kalma bir olay.

Hay bin kunduz! surat ifadesi ile bakyor. Konuşmaya başlıyoruz, nedir bu flüt olayı. Adam flüt fetişi çıkıyor. Uykusundan uyanıp flüt çalarmış, flüt yaparmış… Konserler verirmiş. Sürekli “evet evet evet…” deyip duruyor. Teyzem olsa “Vah vah… delirmiş garibim” derdi. Yarın akşam için sözleşiyoruz. Gelmiyor. Aradan aylar geçiyor, ve birden tekrar damlıyor. Kayıptın hocam ne iş diyorum. Böyledir, bi telefon gelir uçarım kalfirniyalara diyor. Konseri varmış bana bilet getirecekmiş, aaa tabi diyorum. Ertesi gün oluyor adam gene yok. Herhalde flüt girdi bi yerlerine…

Zenci Kaz

27 Eylül 2004

p1031216.jpgHarlem boyutlarında ufak bir yürüyüş anı. Caddenin ilerleyen metrelerinde bir koku, tanıdık. Bildiğin kümes kokusu. Tavuk sesleri geliyor. Bu kokuyu en son rahmetli dayımın rahmetli tavuklarının kümesinden hatırlıyorum. Durdum. Nerden geliyor? Delirdim gene kesin. New York sokaklarında üstelik harlem bölgesinde tavuk kümesi kokusu alan bi insana dönüyorum.

Etrafa bakınırken bu sefer bir “Kaz” ekrana dahil oluyor. Harlem’de bir beyaz kaz ama ruhu zenci onun! Halüsülasyonlarda artış seziyorum???

Birkaç resim aldıktan sonra yürüyüşe devam, ve artan koku, artan ses derken bir eski bina, binanın içi tavuk, tüy ve tabiki yerler tavuk boku. Hayvan herif Harlem’in ortasına kümes kurmuş bakışları ile kapısında durup bir süre tavukları izliyorum.

Mölberi

26 Eylül 2004

Küçük İtalya mahallesinde her yıl düzenlenen bir festivale denk geldi gözlerim.
Halbuki ben sandöviç yemeyi planlıyordum.
Mulberry sokağından içeri daldım.

dscn0709.jpg dscn0720.jpg

dscn0723.jpg dscn0727.jpg

dscn0730.jpg

 

Mölberi Sokağından Dışarı Daldım

Sabah yarım fincan kahve

25 Eylül 2004

dscn0733.jpg

2. Gün

24 Eylül 2004

dscn0732.jpgBugün soldan yürüdüm!

Ağır ağır karşıya geçtim, emin adımlarla paşa paşa kaldırımdan yürürken, kokulu kaldırımdan uzak güvenli mesafeden geçiş anında, zafer edasıyla taktım cd-man’i başladı “blaze of glory”.

Suratını ekşitti çöp suyu, bittim olum sen dedi. Gün gelicek, dalıcaksın gene sağdan yürüyeceksin ve o zaman zafer müziği çalmak bana nasip olacak.

Elimi salladım “Hadi lan” dedim. “O gün gelsin düşünürüz, ben şimdi kokusuz sabahın kefni çıkarıyorum, rahatsuz etme”

Deri Kokusu

23 Eylül 2004

dscn0739.jpgDeri fetişi Kristin, dükkana daldı, ellerini iki yana açtı, gözlerini kapatıp başını arkaya attı, ve orgazm sürecine girdi. Derin derin derilerin kokusunu çekti. Çektikçe kafa geri düştü, gözbebekleri kaydı muhtemel, Sarı saçları sırtından aşağı sarktı, avuçlarını açtı, kokuya doyunca gözlerini açtı, teşekkür etti, sallana sallana çıktı dükkandan.

Biz de izledik.

Gölge

22 Eylül 2004

dscn0734.jpgYatağa gömülmüş, “bi beş dakka daha yayılayım” modundayım. Yeşil jaluzi inik, karşıdan güneş patlıyor, kimbilir hangi pencereye giden bir anten kablosunun pencere önü geçişi gölge olmuş.

Beş dakkanın son dakikası, bir serçe yapışıyor kabloya. Dur orda kuş, 15 saniye daha, kalkacağım gölgenin resmini çekeceğim. Kafayı kaldırıyorum ve kuş uçuyor. Hadi beeeee… deyip yatıyorum.

İki dakika daha geçik. Gelir mi acaba? Kalkıp kamerayı alıp mı yatsam acaba? Sorgusal bakışlarla kabloyu kesiyorum. Derken serçe geri geliyor, fırlıyorum yataktan ama sessiz, kameraya uzanıp açıyorum ve .. ve.. hayvan oğlu hayvan uçuyor. Elimde kamera, omuzumda battaniye öyle salak kalakalıyorum. Akabinde evden çıkınca sağ kaldırımdan yürüdüğümü farkediyorum.

Makarna

21 Eylül 2004

dscn0744.jpgHer sabah, İki blok sonra karşıma çıkan kaldırım kenarı çöp suyu kokusundan kurtulmanın tek yolu var: yolun solundaki kaldırımdan yürümek. Aylarca sabah ayıksızlığında sağ kısımdan yürümüşlüğün getirdiği otomasyonu kırmak kolay olmuyor. Yolun sağından yürüdüğümü, ancak iki blok sonra burnuma çarpan kokudan anlıyorum, iş işten geçmiş o anda yapabildiğim iki şey var: çöpün kaynağı olan restorana küfür sallayıp, suyun üstünden atlamak.

Mücadeleye devam.

Galatasaray 0 / BJK 0 – Ah Hakan Ah!

19 Eylül 2004

12:00′de uyanıp fırladım yataktan. Ben saati kurmamış mıydım? Yarım saat kalmış maça, gözlerimi yeni açıyorum. Evdaş’ı uyandırdık, kalk ulan maç var maç!. Küldür Paldır kahvaltı hazırladık, masanın başına oturduk, gözler faltaşı, kulaklar falborusu, ve maç başladı. Ve maç bitti. Ve. pizza geldi, ve pizza bitti.

Sesin nerden geldiğini buldum. Kalemlikler belli bir açıyla darbe alınca, sepet sallanıyor, takiben kalemler de sallanıyormuş. Tabi bunu keşfedebilmek için, odanın içinde sistematik sallantılar yaratmak için hoplamak gerekti. Tiki tiki tiksiz bir odam var artık.

Alkol + Soğuk Rüzgar + Yağmur

18 Eylül 2004

Ve bugün New York’a soğuk indi

Penceremdeki Yüz 2. Bölüm

17 Eylül 2004

dscn0671.jpgUzun bir süre penceremi korkudan açamadım. Aradan günler geçti, sonunda gece vakti korka korka dışarı baktım. Gitmişti. “Umarım gelmez.” Tek diyebildiğim bu.

Fakat bu sefer garip bir his kapladı. Nedenisz bir özlem. Özlüyordm yüzü. Bu sefer de cama bakıp bakıp duruyordum. On görmek istiyordum, bir daha, yeniden. Onunla kahvaltı yapmak istiyordum, laflamak istiyordum.

Nerde bu yüz? Nerde? Nerde? Nerde? Nerde? Nerde? Nerde? Nerde? Nerde? Nerde? Nerde?

Tiki tiki tik

16 Eylül 2004

Odanın içinden garip bir ses gelmeye başldı. Tiki tiki tik. Fare? Değil. Böcük? Değil. Maasda kımıldadığım zaman, ve bazen odada gezinirken kısa net bir ses. Tiki tiki tik. Ne ki bu?

Araştırıyorum.

Penceremden Dünya 2

15 Eylül 2004

dscn0672.jpg

Yüz

14 Eylül 2004

Akşam, eve geldiğim bir gün farkettim onu. Gece olmuş, bilgisayarın başında bir kahve yanda tüterken, ağaçların sallanıp sokak lambasından ödünç aldığı gölgeler camıma vurmuş, gayri ihtiyarı kafamı hareketin olduğu yere çevirdiğimde görmüştüm. Bir yüz, dışardan bana bakıyordu. Uzaktaydı. Belli belirsiz donuk bir surat, gözler kımıldamıyor, bir kafa. Bu benim kafam. Dışarda bana bakan bir ben var, havada, uzakta.

Ürpermedim desem yalan, külliyeninden. Henüz sonbaharın idrak edemediği yeşil yaprakların üstünde, ay ile ufuk çizgisinin tam ortasında bir yerden evi röntlüyordu. Görmemiş gibi davranmaya çalıştım, kafamı çevirdim, bilgisayara bakmaya başladım, ama aklım camam bakıyordu. Birkaç yudum kahve içtim, ama burnum camdaki beni kokluyordu. Gece yatağımda uyanıp uyanıp baktım cama, gitti mi? Hayır! Orda duruyor. Hasta mısın kardeşim? Defol git!

Uyumuşum. Sabah oldu fırladım cama. Orda yoktu. Gitmişti. Acaba yer mi değiştirdi? Bakındım, camdan dışarı sarktım. Yoktu. Yüz gitmişti.

Neydi bu yüz?

Bir Şişe Şarap

13 Eylül 2004

Arka planda çalan müziklerin eşliğinde, kendini ifade edemimiş ruhların alkolle beslendiği bir anda dökülen bakışları toplamak, sana ait bir hak değildir, olamaz.

Gece yarısı boşalmış bir şişeye dik dik bakmanın da geleceğe nasıl bir faydası olduğunu ancak geleceği yaşadığın gün öğreneceksin.

Beynini kaplamış şarabın, votkanın özetle alkolün nasıl sana ulaştığı aslında önemliymiş gibi görünse de, sonuçta kafayı allak bullak eden meret alkolun kendisidir, o kafayı duman eder, aşk kalbi duman eder.

Boşver sen bunları, yaşamana bak. Elbet sesini bir gün, biri, bir diyarda, seni duyacak ve kulak verecektir. O zamana kadar bağırmaya devam Joe. İster Amerikada ol ister Anadolu’da. Sesini duyur.

Galatasaray 3 / Samsunspor 1

12 Eylül 2004

dscn0673.jpgAbsolute Citron + Portakal + Bol Buz. x 2 + New York’un ender Türk meyhanelerinden birisinde bara çömeklenmiş, evdaş ile geyik.

 

 

 

 

Barmaid ile ufak bir kargaşa yaşadık.
- Şundan koyarmısınız?
- Tabi… aaa bu şişe boş, durun bi içeri bakayım… Yok bitmiş.
- Peki şundan koyun o zaman?
- Tabi… aa bu şişe de boş!?? – (eyvah ulan? bakışı attı…)
- Valla bilerek yapmıyorum!
- Tamam burda bi şişe buldum – gülüyor
- Doldur bari.

Eften Püften Saatler

11 Eylül 2004

Ev-İş-Ev-Yatak! Zzzzz… ZZzzzz…

Böcük

10 Eylül 2004

dscn0384.jpgYürürken, özellikle geceleri, kaldırımda yolunuzu her an bir karafatma kesebilir. Semirmiş, çöpe doğru hamle yapmakta olan kahverengi uzun antenli yaratık, Deli Dumrul edasını “höööyt burdan geçmen için beni ezmen gerekir” ifadesiyle tamamlar. Çevresinden dolaşır yoluna devam edersin.

İçi östrajen dolu yan ofisten bazen bi hatun temsilci gelir, “ya bizim ofiste böcük var öldürecek yiğit arıyoruz”. Kahraman Türk erkeği atılır. Karafatma temizlmenin en kolay yolu, kalın bir Office Programı vb kitap alınır, ve kızların arasına dalmış sonunu görmüş panik atak sapık böceğin üstüne çokkadanak bıraklılır. İdam tamamlandı!.

Bazen olduğu yerde dururlar. Bir tanesine yaklaşıp korksun diye ayağımı yere çarptım, kımıldamadı, “hadi senin de gönlün hoş olsun” der gibi kafasındaki antenlerden birini sesin geldiği yere çevirdi, o kadar. Mosmor yoluma devam ederken parmağımı salladım. “Bittin lan sen!”. Tınmadı ya. Yok ki elimde Office Kitabı, atayım üstüne.

 

Sucuk

9 Eylül 2004

Her damla bir serap, bugün gökten akın akın düştüler. Kaldırımlara çarptıkça birer birer canlandılar. Aralarından koşarak geçtim, bir brandanın altına sığındım, oturdum merdivene düşen seraplara dil çıkardım, nanik yaptım.

Önce bulutlar geldi, sonra karanlık. Bir rüzgar çıktı. Dükkanın dışındayım. Göğe bakıyorum. Yağacak sanki? Yağmur kokusu bastı geceyi. İlk yağmur damlaları düşüyor, kararsızım. Kapanmamıza 10 dakika var, beklesem mi?? Ama bu yağmur bastıracak belli..

Ve bastırdı. Ve ıslandık.

Yağdır Mevlam Su

8 Eylül 2004

dscn0543.jpgBir ayda düşmesi gereken yağmur, sabah iki saatlik bir zaman dilimi içinde bulutlardan akmış, şerin belli kısımları sulak arazilere dönük, metroların bir kısmı çalışmıyor, özellike SOHO bölgesindeki dükkanların bir kısmı da yağmurdan nasibini almış.

İnsanlar metroya binemediğinden yürümek zorunda kalmış, “nerde bu devlet?” sorgusu ağızlarda sakız, devlet erbabı da “kardeşim sabahın köründe başlayan meseleyi çalıştık temizledik ne car car ediyorsunuz?” diyor ve bunların hepsi bana tanıdık geliyor, bir tek ekranda Reha Muhtar ve ekibi eksik.

Hadeee Hadeee …. Madagaskar Yolcusu Kalmasın.

6 Eylül 2004

Sabah başlayan Brooklyn Köprüsü gezimin son noktasındayım, Seaport’un caddeye yakın bölgesindeki sigara satıcısının önündeki gölgede kalmış bir bankta ayaklarıma inen karasuları yukarı çekme çalışması içindeyim. Oturduğum bankın öbür köşesini bir yaşlı çinli tüketiyor.

Derken ihtiyar birden huzursuz hareketler yapmaya başladı. Ellerini havaya sallıyor, yukarı bakıyor, hay allah pozları içinde kımıldanıyor. Göz ucuyla bakıyorum, niye dellendi ki? Yukarı bakıyor. Yukarda ne var? Kafamı kaldırıyorum, kadının tam tepesindeki bölgede güvercinler konuvermiş, kıçları kadına dönük. Olası bir bok yağmurunun getireceği sonuçları düşünen kadın, yerinden kalkmaktansa, üç metre yukarıdaki kuşları kovmaya çalışıyor, bu da ilginç. Ama hak vermemek ne mümkün?

Güvercinlere burda Uçan Sıçan denir. Tabi burdaki sıçan fare anlamında kullanılırken aslında bunu sıçmak eylemi ile de özdeşleştirebiliriz -bunu bi amerikalı anlamaz-, zira metroda 18. Cadde durağında yere bakarak yürü, belli alanlarda güvercin boku tepeleri görünce kaldır kafayı, sana el sallayan bi uçan sıçan, “ehehe ben yaptım!” Hülasa postahaneye gidin: güvercin boku “yaylaları”, kafayı kaldırın, sütünların tepesinde güvercinler: “Ehehehe biz yaptıııık!” Kadın huysuzlanmakta haklı.

Uçan “Sıçanlar” diyarı New York’ta hava güneşli, yanımda huzursuz ihtiyar, çantamda resimler, ayaklarımda karasular, bir elimde limonata bir bankta oturmuş, trompet adamı con’un az ilerde çaldığı müzikle öbür tarafta step dansı yapan kadının takataklarını dinliyorum. .

Dı Kıç!

6 Eylül 2004

dscn0700.JPGNew York’un finans bölgesinde işte böyle bir artistik boğa yer alıyor. İkiye ayrılmış yolun tam ortasında minik bir parkın önünde, günlük güneşlik bir zaman içinde geçerken hadi resmini çekeyim dedim, fakat turistler benden önce sıraya girmiş, boğa hiç boş kalmıyor ki adam gibi bir kare yakalayamıyorum. Tam çekeceğim, pat çinli atlıyor, o gidiyor elimde kamera, bir hintli yapışıyor hayvana, duruyor, şlak iki kamera sesi ve sırada bir japon, o bitti rus, o bitti fransız, o bitti… Eeyhhh tere beaaa dedim. Kolumu kaldırdım diz çöktüğüm yerde, iki dakika lütfen kimse bulaşmasın şu hayvana resim çekicem çekemiyorum dicem olmıcak…

Biraz düşününce ben çözümü yarattım.
Kimsenin resim çektirmek için pek hevesli olmadığı “bir nokta” yakaladım.
İşte aşağıda… Hakedenlere ithaf olunur.

 

 dscn0698.JPG

Aydınlanma Çağı

5 Eylül 2004

dscn0363.JPGGezilir, tozulur ve bu süre içinde resimler çekilir, sonra eve gelinir heyecanla bilgisayarın başına oturulur “Bakalım nasıl çıkmış resimler???” ve resimlerin titrek olduğu farkedilir, üzüntü ve mide bulantısı yaşanır, “olsun bir sonrakinde elimi kımıldatmam” denir.

Aradan aylar geçer ama bu sorun geçmez. Delirmeler başlar, kamerayı sabitlemek için türlü şekilllere girilir, sonuç hüsrandır. Ekrandaki titremiş resimler karşısında düşünceli bakış süreleri artar, fotoğraf makinesinin sitesine girilir birşey çıkmaz, forumlar işe yaramaz, ne olacaktır bu kelin hali?

Bütün günün evde yüzlerce resmi organize etmekle geçtiği dakikalarda bir araştırmaya daha, hadi bu son olsun. Bundan da bir sonuç alamasaydım artık makinayı elden çıkarmaya karar verecektim. “Exposure” denen ayarın nasıl kullanılacağını anlatmıyordu eşşek kılavuz. Derken bir güneş açtı ekranda, kamaştı gözlerim, bir siteye girmiştim şöyle diyordu: “Kameralarda titreme sorununa ufak çözümler”.

Artık harbi resim çekme vaktidir.