Ekim, 2004 için Arşiv

Denemeler 3

31 Ekim 2004

p1000053.jpg

İlk denemeler – Bir parça gökyüzü binaya taşmış.

30 Ekim 2004

p1000107.jpg

Yeni fotoğraf makinası ile ilk denemeler

29 Ekim 2004

p1000117.jpg

Kamera alma sanatı

28 Ekim 2004

Bir buçuk aylık özenli fotoğraf makinası araştırma sürecinin son noktasındaydım: Manhattan’un en büyük dükkanlarından biri, B & H Foto vidyo, kapısının önündeyim. İçeri giriyorum, emin adımlarla ilerliyorum: Yarıma ihtiyacınız var mı? Yok.. yooook… ben biliyorum ne alacağımı. Yaklaşıyorum tezgaha, şu kamera lütfen. herşey çabucak bitiyor. Uygun bir çanta buluyoruz adamla beraber. Çıkıyorum sakin sakin, arkadaşın ofisine gidiyorum. Takıyorum pili, en az 2 saat şarj olacak sonra denemeler başlaycak.

İki saat aylak aylak geziniyorum, rastgele işler yapıyorum zaman ölmek bilmiyor ve derken ipini çekiyorum zamanın gırk ediveriyor. Takıyorum pili, açıyorum kamerayı bi uyarı geliyor: Tarihi saati ayarla bi zahmet. Aaa tabi diyorum düğmeye basıyorum Çat! kamera kapanıyor. Nası? Açıyorum tekrar, tarih ayarla çıkıyor, kullanma kılavuzundaki gibi tarih düğmesi burda bas… çat! gene kapandı. Açıyorum, tarih ayarlamıyorum.. Başka bi ayar yapa….çat! Lan? Çat…Lan?….çat… Bu…kamera….bozuk!!!!!

Bütün çıkardığım eşyaları toplayarak yarı homurdanık yarı ağlak, ortodoks yahudilerin sülalesini ne kadar sevdiğimi betimleyerek- BH firması onların – otobüse biniyorum. Kapıda bi adam karşılıyor: “Bilgisayarlar çöktüüüü, bugün satış matış yoook”. – Kabus tiyatrosu ikinci perde başladı, başrolde kubilay. – Benim bugün aldığım kamera ile ilgil sorun morun..yan sokakta ikinci kapı. peki. İçerde dört sakallı, ben..bu.kamera.boz….. “Kapalıyız kardeşim bilgisayarlar çalışmıyor”. Ama şöyle… yok yok.. ama böyle? yapçak bişi yoook.

Az önce otobüse binerken ettiğim betimlemeler, şu dakikada ettiklerimin yanında peri masalı kalarak, ana dükkana dalıyorum. Sar abiye gidiyorum, ya böyle şöyle.. muhabette dalıyoruz “iki türk bozuk bilgisayarların olduğu bi anda ne yaparsa onu yapıyoruz” Sistemler geri geliyor, Sar abi bol şans diliyor, çıkıyorum az önce gittiğim ürün değiştirme bölümündeyim tekrar. Orda da sistemler çalışır durumda, pek mutluluar uzun kıvırcık favorilerini kesip kopardığımın denyo dincileri sizi. Paşa paşa değiştiriyorlar kamerayı, oracıkta dolu bir pille bütün düğmelere stres testi uyguluyorum, test başarılı makina çalışıyor. Gülümsüyorum sakkalıya.

Deli Olmak bir Ayrıcalıktır

27 Ekim 2004

Biz akıllıyız, anlamsız konuşmalar yaparak anlaşabiliyoruz, onlar ama anlamlı şeyler söylüyorlar yıllardır ve fakat bir adım yol yürüyememiş ucubecikler olarak hayatlarını devam ettiriyorlar. “Deli” akıllı olduğunu sanan insanların koyduğu bir tanımlama olup, bir deli “Deli” olduğunu asla tanımlamayacak ve hatta tanımlama ihtiyacı bile hissetmeyecektir. O ağız tadıyla deliliğini yaşayacak, canının istediğini söyleyecek ve yapacaktır.

Deli olmadığına inanan insan(cık)lar ise, hayatı tıpkı sonsuz ömürleri olan taşlara olan kıskançlıklarına benzer bir hissiyat ile yaşayacaklardır.

– x –

İsmi: “Net”. Üstündeki herşeyi o örmüş. “Ören Bay” Altındaki pantalon 4 gün sürmüş. Şapka satıyordu.

 

p1000104.jpg

Peri(Ler)

26 Ekim 2004

Tam olarak nasıl bir rüzgar estiğini anlamadığım bir saniyede açılan çekmeceden iki nota çıktı. Bir “La” dı biri “Si”. Akor olamayacak birliktelikleri uzun sürecek belli aşıklar birbirilerine, hiç dokunmadım, izledim. Uzaklaştı notalar, açık pencereden çıktılar uzaklara mor güneşin turuncu gökyüzüne yeni merhaba dediği ana dair bir dans gösterisi yaptılar.

Kafamı çevirdim, çünkü gözlerim artık görüyordu. Eksik miydi? Evet. Renkler bitmişti, notalardan ikisi gitmişti. Piyanun tuşlarından ikisi eksikti. Hemen yanımdaki kendini tabure sanan deliyi çektim piyanonun eksik tuşlarının önüne ve bir senfoni besteledim. Adı İki Perinin Aşkı’ydı..

Yankee olmanın verdiğini dayanılmaz hafiflik.

25 Ekim 2004

Boston Sox takımı ile New York Yankee takımı arasında, Galata – Fener ilişkisine benzer bir “sevgi” yaşıyor. Efsanevi oyuncu Baby Ruth mudur nedir, 1915 yılında Yankee’ye kaptıran Boston takımının şansı 1918 yılında tamamen karalara bağlanıyor, ve o tarihten itibaren elemelere bile kalma konusunda yeterli beceriyi gösteremiyorlar, ve herşey geçtiğimiz hafta içinde Yankee’nin seride 3-0 öne geçmesiyle başlıyor. Beyzbol tarihinde 3-0′dan seriyi kazanan takım yok, Boston laneti var, Yankee güçlü… ama işte işler ters gidiyor ve Boston arka arkaya maçları almaya başlıyor. 3.1, 3.2, 3.3… Son maç New York’ta. Yankee’lerin atıcıları rezil bir oyun çıkarıyorlar, ve beyzbol tarihinde bir ilk gerçekleşiyor, 3-0′dan 4-3 yapıyor seriyi Boston, finale kalıyor. Laneti kırıyor. Şimdi New York şehrinin sakinleri günlerdir homurdanıyor. Bakkallarda, marketlerde, metroda, orda burda, herkesin dilinde çiğneyip duruyorlar. Tarihi yenilginin lokması büyük, yutması zor tabi.

Brooklyn Köprüsü

24 Ekim 2004

dscn0854.jpg

TS 0 GS 1

23 Ekim 2004

Kadının en hassas noktası (G) treni F terni hattında giderse miilet abutur sabutur. Duyuru yok, bişi yok. Trenin içinden çılgın bir anons: “Bugün F yoook, Geee vaaaar, binin üleeeeyn!” Peki atladık.

Anons devam ediyor. Bu G trenii, Hooyt durağında “F” treninine aktarma yapabilirsiniz. “Faaaaaak… ( herkes kulak kabarttı adam hakkaten diyo mu? ) …).siiieee (Foxy) ” nin F’siiii… Gülen yolcular. Siiiiiiiiiiiiiiiiiiklonun S’si dese istanbul “metrocuğundaki” bir makinist, ortalık şenlense..?

 

Sigara

22 Ekim 2004

New York Üniversitesi’nin bir bahçesindeki duvarda yönetim şöyle buyurur: No Skateborading, No Rollerblading, No Bicycling, No…No….Noooooooooooooooooooo!

Kadın az daha beni dövecekti. Kötü bişi yapmadık yahu, resim çektik Daha uzaktan çekim yapabilen bir makinaya ihtiyacım var. Bekle beni B & H! geliyorum!

 

dscn0930.jpg

Heri Potır

21 Ekim 2004

dscn0891.jpg

TRT 1

20 Ekim 2004

Fi tarihinde bir gün, TRT’de özel bir gecenin kutlaması var. Güzel bir orkestra, güzel bir şarkıcı Oye Mi Kanto söyledi gitti. Arkasından Bob Marley formatında bir zıpır çıktı, başladı şarkıya. Malum TRT “silikonum çeke çeke patlar mı?” türünden şarkıları edep ve ahlak formatlarına uygun olmadığı gerekçesiyle yasaklar. Gel gör ki Bob Marley abimiz şöyle bir şarkı söylüyordu: “Alalalam alalalam…. Kız seni terletmek istiyorum, terleyemeyeceğin ana kadar… bağırırsan eğer… biraz daha içeri itiririm ona göreeee…” Alalalam alalalam… alalalalam lalalalaalam” Protokol alkış tutuyor, bob marley abiye yakın çekimler, kravatlı çeketli insanlar, gülümseyen mutlu insanlar. Push it push it some moooore… Süperiz süper.

dscn0941.jpg

Pencere

19 Ekim 2004

dscn0945.jpg

Kilise

18 Ekim 2004

dscn0935.jpg

Gs 5 Kayserispor 1

18 Ekim 2004

6 yıl kadar önce Kayserispor 1. Ligde, Galatasaray Kayseri deplasmanında puan arıyor. Maçı TGRT veriyor, spiker hala meçhur Ümit Aktan. Son dakikalara giriyoruz, durum 1-1 ve Ümit Aktan geveliyor: “Sayınn seyirciler, Galatsaray tarhinde Kayseri’den puan çıkaramamış, bakalım tarih tekerrürden ibaret mi? Galaasaray son dakikalarda puan koparabilecek mi?…” Galatasaray atak üstüne atak yaptığı ısırada inanılmaz bi olay… bir karabolde Kayseri spor kalecisi topu yumrukluyor yere düşüyor. Top yumuşak bir uçula ceza sahasının dışına doğru süzülürken orada Bülent Korkmaz bitiyor. Gelen topa ceza sahası dışından sağ çaprazdan bir kafa patlatıyor. Top, nerdeyse 18 küsür futbolcunun ve kalceinin de üstünden geçerek bombeli bir şekilde kaleye giriyor. Ve gol. Ceza sahası dışından kafayla atılan bir gole tanık oluyorum. Taharir tekerrürden ibaret olmuyormuş diyor ümit aktan.

dscn0752.jpg

Blues

16 Ekim 2004

Avery amcam. W4 Durağında blues çalıyordu, tam resmini çekerken teli koptu. Blue Note barında çalacakmış, ama önce iyi bir akustik gitar alması gerekiyormuş, 1200 dolara ihtiyacı varmış. Avrupayı dolaşmış ama Istanbul’a uğrayamamış. Atalarımın bir kısmı köle, bir kısmı Cherokee soyundanmış.

Merdivenden inen insanlar ben resim çekerken, beklediler. 10 dakika lafladık, el sıkıştık ayrıldık. O da gitmek üzereymiş zaten.

 dscn0950.jpg

 

Brooklyn Köprüsü Sabah 7:30

15 Ekim 2004

dscn0849.jpg

Üç Mersedes

14 Ekim 2004

Gece yarısı, alkol almış insan sayısında doğal bir artış söz konusu. Dükkana girip çıkan sayısı da alkol oranına parallellik gösteriyor.

Boynunda halatımsı altın bir kolye taşıyan parmaklarında altın yüzükler dolu deri ceketli bir hip hop zencisi giriyor. Temkinli duruş pozunda selamlıyorum. “Hocam şu çantalara bi bakayım” Yanında zenci bi hatun, sanırım adamın sarhoşluğundan sıkıntılı. Adam sağa sola yalpalayarak dolaşırken altın uzun kolyesi de uyum içinde boynunda sallanıyor.

-Dostum ben kuyumcuyum, yeni bir iş yeri açıyorum biliyor musun?
-AAaaaa çok ilginç ne satıyorsun?
-Benim işim elmas… Şu kaç para? (parmaklarıyla kemer çantası gösteriyor)
- O …. kadar.
- Hımmm iki tane alırsam naparsın?
- (Yavşak bi sırıtma ile) hocam madem elmas işindesin bu para sana komaz birader..
- Sen biliyor musun ben neler çektim o parayı kazanmak için. Buraya geldiğimde sıfırdım ben hocam. Çok çalıştım köpekler gibi çalıştım. Her türlü işe girdim. Evde ağlıyordum, Hep Tanrıya sığındım… Ona sığın, o seni dinler, bak beni dinledi şimdi dört mersedesim var. Hepsini avrupadan getirttim.. Uyuşturucu satmak zorunda kaldım.. Kiliselere gidip tanrım kurtar beni diyordum..
- (Çantaları çıkarırken) Tebrik ederim hocam, hepimiz bir şekilde aynı yoldaz geçiyoruz demek.
- Evet hocam… Bak şimdi dükkan açıcam.. Bu ülke kurtardı beni anlıyor musun? Yeleğini çıkartıyor, amerikan bayrağı yamanmış bir yelek, özenle sandalyeye koyuyor, çantaları deniyor. Birkaç delik açmak lazım.
- Adamım, dükkana siz de gelin, dev açılış yapacağım, hatta mersedesimle aldırıcam buradan, kapıya kadar gelecek. Biliyor musun benim ÜÇ tane mersedesim var.. (demin dörttü ama çaktırmayalım) Adamım hep allaha sığın, o seni kurtarır, o seni dinler.. Ne çektim bi bilsen beeee

Çantaları alıyor, el sıkışıyoruz. ARtık uyuşturucu satmıyorsun di mi? diyorum. Asla… aslaaa bıraktım o işleri. Ben elmas işindeyim hocam.. Gelicem, mersedesle gelecem diye diye uzaklaşıyor eleman.

Yok

13 Ekim 2004

İlginç bugün hiç New York delisine rastlamadım.

Son Bölüm

12 Ekim 2004

Gece. Oda herzamanki karanlığında, havası herzamanki gibi sessiz, içeri girmemle önce ışıkları açıyorum. Çantayı kanepeye saldım, montumu kapıya astım. Sıradan bir odaya giriş sürecinin ilk adımlarını bitirdim. Bilgisayarın düğmesine bastım, açılana kadar gidip bir kahve yapayım. Oda gene dandini, elime geçeni attığım kanepede oturacak yer kalmamış, hepsinin üstünde gitar kel alaka uzanmış beni bekliyor.

Kahvemi alıyorum, bilgisayar açık, oturuyorum sandalyeye, bakalım kimler e-posta atmış? Oooo… babamdan var, hayvandan var, satürn gözlemevinden henüz gelmemiş. Dışarıdan korna sesleri falan geliyor, merak edip sabah çıkarken kapadığım jaluzinin ipine asılmamla “Benle” göz göze geliyoruz.

Bir çığlık atıyorum. “Hassiktir!” Yüz. Benim Yüzüm. Karşımda, büyük, tüm camı kaplamış, donuk bakışlarla bakıyor. Dev gibi. Jaluzinin asıldığım ipini çekiyorum, plastik parçalar düşüyor camdan masaya, kahve fincanı devriliyor, içinde kahve klavyeye dökülüyor. Hani gitmişti? Gelmiş, cama yapışmış. Kocaman… Kocaman. Saniyeler geçiyor, kaçmam gerek, kımıldayamıyorum. Bir hareket bekliyorum, hareketine karşılık hareket yapacağım sanırım.

Hareket gelmeyince, yavaş yavaş geri geri gidiyorum. Sandalyenin çevresinden dolşaıpp gözlerimi camdaki Benden ayırmadan yatağa oturuyorum. Yorganın içindeyim. Dizlerimi kendime çektim. Titreme geldi. Avuçlarım terliyor, sıkıca kavramışım yorganı. Onda ise hareket yok. Her zamanki donuk bakışlar, ama kocaman kocaman kocaman bir surat. Neden ben ya??? Neden? Derken bir öfke doluyor içime, çıkıp yorgandan yanımdaki radyolu saati cama fırlatıyorum, “siktir git ulan!” Radyo parçalanıyor, cama bişi olmadı, Yüz’de tık yok. Kalkıyorum yataktan.

“Ne istiyorsun be? Ne? Ne bakıyorsun?” Ellerimi sallıyorum, bağırıp çağırıyorum. Elime ne geçirdiysem cama fırlatıyorum, ama sonuçsız. Hala bakıyor, hala çaresizim, hala korkuyorum.Yatağın kenarına oturup ağlıyorum sinirden ve öfkeden ve tabi korkudan. Son bir hamle ile cama bu sefer ben yapışıyorum, yumrukluyorum camı. Git! Git! Giiiiiiiit! gözyaşlarım cama bulaşıyor ama Yüz, Benim dev yüzüm camdan gitmiyor. Çöküyorum yere, attığım eşyaların arasına yatıyorum. O yukarda kaldı biliyorum.

Böyle olmayacak. Benden sonsuza kadar kurtulmalı. Ben benden korkuyorum nasıl olabilir ki?? Sabah oluyor, işe gidiyorum, giderken “döndüğümde burda ol! diyorum, seninle hesaplaşıcaz hocam”. Trende bir plan yapıyorum.

Akşam eve geldiğimde hala odanın camına yapışık olduğunu görünce mazohist bir sevinç kaplıyor içimi. Önce ütü masasını açıp hiçbirşey olmamlış gibi ütü yapmaya başlıyorum. Hala korkuyorum aslında: “Ya plan işe yaramazsa?” Öyle bir seçenek yok. Gömleği ütüledikten sonra, ütüyü masanın kenarına koyuyorum, ama fişten çekmiyorum, biraz ısıtsın odayı zararı yok.

Dolapta kalmış aptal bir şarap vardı, gidip onu getiriyorum, içmeye başlıyorum. Şimdi müzik açtım, Prodigy. Sesini deli açtım. Şişe bitti, onu da diğerlerinin yanına rafların üstüne koydum. Derin bir soluk aldım.

İki adımda benim suratın tam karşısına geçip bir hamlede camı açtım. Şaşkın bir ifade belirdi üstünde. Deli bi kahkaha atıp kulaklarından tuttuğum gibi yüzü içeri çekip karşı duvara fırlattım. Kitaplığa yapıştı. Hiç saniye kaybetmeden üstüne tekrar uçtum, saçlarından yakaladığım gibi rafların oraya fırlatım. Uçan kafa raflara çarpınca şişler yere devrildi. Çılgın kahkahalar atarak şişelerden ikisni aldım, yüze vurmaya başladım. Sağlı sollu şişe darbeleriyle yamulmaya başladı. Vay be diyordum içimden demek beni biri böyle döve buna benzicem. Yere devrilir gibi olduğu sırada bir de diz patlattım tam burnuna. “Abi dur…” gibisinden bir ses duyduğumu hatırlar gibiyim. “Vaaaaay konuşuyorsun demek” şimdi susucan ama!” saçlarından tutup hernasılsa devrilmemiş ütü masasının oraya geldim, ütü kızgındı. Abi yapma..yapmaa… diyordu ama nafile başladık bir kere sonuna kadar gidicez. Ütüyü tuttuğum gibi surata yapıştırdım, bastırdım. Bi çığlık kopardı. “Vay be dedim gene. Demek ben böyle de bağrabilir mişim”

Ütüyü geri koydum sakin sakin. Açık camdan dışarı salladım hayvanı. “Siktir git bir daha gelme!”
“Ne vuruyon yaaa? Ben sana vuruyor muyum?” dedi kanlı suratım küçüldü küçüldü ve yok oldu gitti bitti…

Açık camdan dışarı bakarken kahvemden bir yudum aldım. İçeri evdaş girdi. “Naptın lan?”
“Hiç, Dayak attım kendime” “Ne diyon olm delirdin mi?” “Boşver sen anlamazsın… Kahve?”

Mohawk

11 Ekim 2004

Kanda’nın bi tarafından gelmiş, uzun beyaz saçlar kalkık kaşlar. Kızılderili bu eleman belli. Yaptığı takıları gösteriyor. Ayı dişinden yapmış, bilmemne kemiğinden oymuş. Moıhwak kabilesine üyeymiş. Saatini gösteriyor. Bak bunu mohawk olmazsan alamzsın diyor. Peki o zaman ben Mohawk olmak istiyorum nasıl olcak? Kabileye giriceksin! Kabileye nasıl giricem? Mohawk olman lazım! Eeee giremeyecek miyim yanim? Omuzlarını kaldırıyor, çöz artık sen bilirsin der surat. Gülüyor.

Gösleri yandaki el yapımı küpelere takılıyor. “Bu ne?…. Ya siz bunları Dream Catcher diye satmıyorsunuz inşallah???” Eeee. şey… biz öyle satıyoruz.. “Kızılderili işi falan demiyorsunuz di mi?” Eeee. valla abi ekmek parası! Yüzünü ekşitiyor. Tüh yazıklar olsun size Dream Catcher olayını da rezil kepaze etmişsiniz…. Ettik valla, eşşeğiz biz eşşek.

dscn0926.jpg

İki ülke iki vagon

10 Ekim 2004

Türkiye bir tren vagonu: Sevvvgili yolcular, elimde tuttuğum kalem öyle böyle bildiğiniz kalemlerden değildir… 10 renk aynı kalemde. Bu kalemi alana bir de tarak veriyoruz. Sudan ucuz. Ablalarım abilerim, gelin bu fırsatı kaçırmayın. Falan filan.

Amerika’da (Pardon New York’da) bir tren vagonu: Beyler bayanlar, ben bir dilenci değilim, iş adamıyım. Ve 1 daolara kalem pil satıyorum. 2A, 3A falan hepsi mevcut. Var m ıisteyen?… Saat 4:15. Bir sonraki durak West 4! E..C…D… trenlerine transfer olabilirsiniz. Hepinizi sevgiyle kucaklıyorum. Var mı pil isteyen???

Varan 3

8 Ekim 2004

- Oooof çok yoruldum!- Dükkana giren iki çekik gözlüden biri sandalyeye attı kendini .-
- (Gayet sakin kibar bir ses tonuyle) Sandalyede oturmak beş dolar hanımefendi. (Bir yandan iş güç yapıyorum) Hödük kız, bir anda kalkmaya çalışınca arkadaşı napıyon sen diye baktı kıza. Şefkatli bi sesle Canını istediği kadar oturabileceğini ifade ederken arkadaşı da “çok eblek bu kız çook” gibisinden kaşlarını yukarı kaldırmış çantalara bakıyordu.

Varan 2

8 Ekim 2004

Üç kız. Birisi başladı küpeleri ellemeye.
(Çok ciddi ve kararlı bi sesi ve hükmeden göz bakışıyla birleştirerek)
- Ellerini küpelere dokunmadan önce yıkadın mı bakim?
Ambele olan kız, dondu. Hık etti gözleri. Ciddi mi bu herif? diye bakıyor. Ben ciddi bakıyorum. Arkada iki kız gülüyorlar. Kız hala bakıyor, ben hala bakıyorum.. bir saniye iki saniye (gülme kubi tut kendini) üç saniye… yeter dedim içinden sırıttım kıza göz kırparak. Kız gülmeye başladı. “Bir an ciddi sandım ulan…”

Varan 1

7 Ekim 2004

Bi yaşlı adam yaklaştı sakin sakin, kibar kibar:
- Pardon, şu sokak nerde biliyor musun?
- (İstifimi bozmadan, durduğum yerden ona bakarken başımı hafifçe salladım) Evet dedim ve sustum..
(Gayet artiz duruyorum, mimik yok, gülmemem lazım. Uzun zamandır bu anın peşindeydim)
Amcam bekliyor. Bekledi… bekledi:
- eeee, şeyyy… peki, nerde olduğunu söylemeyecek misin? (Kuşkulu ses tonu, şaşkın bakış)
- (gayet normal bi suratla omuz silkerek) İstemedin ki… doğru git iki cadde sonra sola dön orda bi yer.
- (Deli mi ne? ifadesi) … peki…sağol…