Bu dönem resim çektim. Yazısız geçti hayat.

Bu dönem resim çektim. Yazısız geçti hayat.

24 Kasım Freddy Mercury Ölüm Yıldönümüydü, huzur içinde uyusun. Özledim herifi.
Alttaki resimdeki adam buranın delilerinden, detaylar gelecek ay.










Çok tembellik etmişim, uzun süredir güncellememişim siteyi. Tarif edilemez pişmanlıklar dürümünün içideki pörsümüş soğan gibi hissediyorum. Benliğim az sonra dürüm ısırılırken alt taraftan kaçacak et parçası kadar isyankar.
Diyoooonnnk, Ciuuuu, Vojjjjjj, Gııııvvvv Gıuuuuuvv…
Bunlar metronun en baş vagonunda, en baş koltuğuna binmiş esmer tenli kıvırcık saçlı tombiş bir kızın elindeki ilkel bir müzik aletinden çıkan sesler. Okay Temiz’in kullandığı, genelde national geographic gibi dergilerde kırış kırış yüzleri, uzun beyaz sakalları olanlarn ellerinde bulunan türden bir alet. Yaya bağlı bir tel, en dipte göbeğine bastırdığı bir küre, elinde bir taş, tele vurmak için bir sopa. Vagondaki insanlar yaşanan anlamsız ses öbeklerine mecbur tepkisiz, kızın içinden geçen bir müzik var belli ama biz bir türlü yakalayamıyoruz. Vazgeçiyorum, zaten benim mp3 çalarım var, takayım… Sopayı düşürdü şimdi elinden.
Kızın sesi artık bana ulaşmıyor, ben yırttım ama anlaşılan makinist içerde deliriyormuş. Birkaç istasyon sonra, hışımla makinistin kapısı açılıyor, içerden bir kıvırcık siyahi adam kafası çıkıyor. “Şu aleti susturunuz lütfen” Pek kibar. Kız onaylıyor, adam oh be diyerek içeri giriyor.
Kız bu sefer çalarmış gibi yapmaya başldı. Havayı dövüyor. Sanat ateşi insana neler yaptırıyor yav. Aha, kız trenden inerken sopayı gene düşürdü..

1. Yol: (Karşındakini üzmemek için azıcık konuşma gafleti)
Zrrrr!
- Alo?
- Şu insanla görüşebilir miyim?
- Evet?
- Biz şunu şunu şunu veriyoruz şahane
- İstemiyorum.
- Ama şöyle şöyle?
- Alimyim, iyi gün..
- Fakat böyle böyle böyle böyle?
- Ya.. ben… istemiyom, kapasak?
- Aaaaaa bööle bööle… ama şu bu…
- Ya üfff Çat!
2. Yol (Karşındakine açık kapı bırakmayan sistem. Ayrıca önemli birşey varsa kaçırmama şansın var)
Zrrrr!
- Alo?
- Şu insanla görüşecektim?
- Kendisi evde yok, notunuzu alayım?
- Eeeee şeyy, o kadar önemli değil aslında, iyi günler dilerim
- İyi günler
Çat…
Buraya geldiğimde beni kredi geçmişim olmadığı için reddeden ilk firma Amerikan Express olduğu için gıcığım var. Artık geçmişim var, kredi kartım da var, amerikan express yok.. Olmayacak. Gelen mektupları carrrt ikiye üçe ayırıyorum, telefon ederlerse “Size gıcığım gönderdiğiiz herşeyi yırtıyorum” diyorum. Deli muamelesi yapıyorlar. Başta standart kart göndermişlerdi, sonra New York’a özel gönderdiler… Şimdi Gold Card gönderiyorlar… Hehehe, kekolar.
Otuz yıl önce New York’ta yaşamış bi kadın anlattı: St Marks, Village daha çok evden kaçan insanların toplanıp bir arada yaşadığı mekanlarmış. Hippiydik o zamanlar dedi. Patron, ilk geldikleri dönem, evlernin dokuz kez soyulduğundan bahsetti bir ara.

Sakin sakin dükkanda oturmuş, arka planda kasik müzik, ön planda bir kitap, orta planda bi fincan kahve pinekliyoruz. Vitrinden bir ses geliyor, kulak kabartıyorum: Tık tık tık…
Biri cama vuruyor. “efendim?” yüz ifadesiyle dönüyorum, bakıyorum iki denyo dallama aralarında konuşurken parmakla cama vuruyorlarmış. Öfleyip kitaba devam ediyorum. Zaman geçiyor. Tık tık tık… Dönmicem biliyorum… ama tık tık tık etti gene.. Bakayım, belki yandaki bişi istiyordur.. İki zenci, biri tıkladı ya öbürü de tıklayacak. Öff ya öööööf.
Başka bi gün. “Ya tıklamayın kardeşim yaaaa!” Bu sefer cellalenen patronun camını parmaklıyorlar. Gazete okurken avlanmış.
Yakında tık tıklara duyarsız olacağımdan endişeliyim.

Dükkanın insanla dolu olduğu anlardan birinde müşteriler ile yakın diyalog içerisindeyim, bir gözüm mecbur kapıyı kolluyor. Kapıdan bir adam giriyor, yürüyor yavaş yavaş tam ortadan arka kısma doğru ilerliyor. Bir gözüm içeri girende, diğer taraftan yanımdaki elemanlara çanta gösteriyorum.
- Ya işte bunun şurası var burası var (Bu adam nereye gidiyo?)
- Peki şu bu nedir?
- Orası şuna yarar, nefistir pörtlemez bu çanta (Aaa hala yürüyo bu arka kısma giriyo sanki?)
- Peki bunu şurası bozuk sanki?
(Vay, pazarlık için kapı açmak haa yemezler, pis japon seni… Ulan öbür herif hala gidiyo.. müdahele vakti)
- Excuse me sir, are you looking for something special? (Hop Hemşerim nereye?)
- Yes.. My wife is in the back I think. (Karım arka tarafta galiba)
- There is no one in the back sir, are you sure? (Arkada kimse yok efenim – Vay hayvan)
- Then where is she? (Hassiktir, nerde bu karı o zaman?)
- You are the husband not me sir, and you’d better find her quick! ( Kocası sizsiniz, ben değil, biran önce bulmanızı tavsiye ederim)
Herif, hızla dükkandan çıktı kapının dışında bi sağa baktı, bi sola, solda görmüş olacak, “lan ne kayboluyon?” uluslararası el hareketi ile o tarafa hamle yaptı.
Ben gülerken patron sordu:
- Ne iş?
Yüzüm, kollarım, göğsüm uyandığımda hep ter içindeydi. Uykum, kalın bir yorganın içinde, gece boyu yanmış kaloriferin eşliğinde, kapalı, karanlık camlar altında geçmiş ve güneşten önce uyanmışım anlaşılan, sokak lambasının ışığı dışardaki ağacın yapraklarına hala aynı şekilde vuruyor. Gözlerim rastgele noktaları didiklerken sanki her anımın geçtiği bu yerde bu sefer bana bir farklılık gösterebileceklerini zannediyolar; zavallılar.
Beni uyandıran damağımdaki kuruluk olsa gerek, rahatsız bir şekilde yutkunuyorum. Yanımda duran bardakları tek tek havaya kaldırıyorum, ama sonuncusu güçsüz bir tutuş sonrası gürültülü bir şekilde devriliyor. Eyvah… o gelecek şimdi.
Artan ayak seslerini duydukça içim sıkılıyor. Gelecek, tüm içindeki mutsuzluğu benimle paylaşacak. Niye düştü ki lanet bardak?
Açılan kapının ardından bir gölge gibi çıktı, yanımda dikildi. Her zamanki asık suratıyla, acıyla gülen dudaklarıyla sordu.
- Ne oldu?
- Susamıştım, bardaklardan birinde var mı diye bakarken devrildiler. Sen bana su getirir misin?
- Olur.
- Sağol.
Dışarı çıktı, birkaç saniye geçti geri geldi:
- Ben yatıyorum
- Ama, su istemiştim, getirecektin
Omzularını silkti
- Getirmedim
- E olur dedin, madem getirmeyecektin, neden olur dedin?
Biraz düşündü. Kapının ardında kaybolurken bir kelime tısladı.
- Susamasaydın.



Bugün rüzgar kalmamış.
Güneşi güneş gibi sarı ve soğuğu soğuk gibi siyah yaşaycağımızın habericisi bu kalmamışlık. Yolu yol, havayı hava, sihiri sihir gibi hissedeceğiz anlaşılan.
Günün her anında kaldırımlara dökülmüş yapraklar bugün eşlik etmiyorlar, gece yürüyenlerini pas geçiyorlar. Deniz de dalgasız, iskeleler uzun bir zamandan sonra iskele gibi soluk alabiliyor.
Uzun pardesülü kadının etekleri yürürken havalanmıyor, hırkamın deliklerinden soğuk sızmıyor, kulaklarımda uğuldama yok, köşeyi dönünce vuran bir hava yok..yok…yok. Es be hocam es! Ama dedik ya, bugün rüzgar kalmamış.
Ağaçlar sallanmıyor, sallanmadıklarından hışırdamıyorlar, hışırdamadıklarından etraf sessiz. Camıma gölge oyunları yapamıyorlar. “Ya noldu size?” soruyorum. Dallarını iki yana açıp, “dallarımızndan birşey gelmez bugün rüzgar kalmamış” diyorlar.
Çaresiz oturuyorum masama. Bugün rüzgar kalmamış, taze bitmiş.
Brooklyn bölgesinin, Sheepshead koyunda bir Türk kafesi.
Arka planda Seni seviyorum New York, önde ince belli çay bardakları.
Amacım kumpir yemekti, ama Ramazan sebebiyle gelen gideni çok olmuyormuş diye eleman makinayı açmamış. Yengen götürdüm, yanında çay.
